Salı, Kasım 21, 2017

Sıralama


Dan James'in Mosquito'sunda (2005) birbirini izleyen karelerde-sayfalarda bir erkek çocuğunun okuduğu kitapların değişimi anlatılmış. Anne kucağında Seuss ile başlıyor okuma serüveni. İlkokul çağında Tenten ve Roald Dahl geliyor. Ergenlikte okunanları yukarıdaki karede görüyorsunuz. Elde Lovecraft ve kenarda Kafka. Yirmili yaşlarda koyverilen sakal ve bıyıkla gelen yazar ise Borges.

Bizde olsa/ben olsam nasıl bir sıralama olurdu diye düşündüm, Türkiye'de Lovecraft'la büyüyen pek yok  mesela. Poe desek, hadi belki. Eskiden olsa en azından başlangıç noktasında uzlaşırdık, hepimiz Cin Ali okurduk. Şimdi o da yok. Devlet okulları, özel okullar, herkes kendine ve meşrebine göre bir şeylere değer veriyor, bir diğerini yok sayıyor. 

Benim listemde Cin Ali'den sonra Milliyet Çocuk, Enid Blyton veya Kemalettin Tuğcu gelirdi, daha sonra Tarkan çizgi romanı... Ne garip bir karışım! İlk gençliğim için Mehmet Eroğlu derim hemen, sonra oburlaştım, başka başka yazarlar, tek bir isimle anlatılamayacak bir çeşitlilik. 

Seksenli yıllarda ergenliğe girenler, büyüklerinden, okur yazar öğretmenlerden galiba en çok Orhan Veli ve Sait Faik  isimlerini duyarlardı. Hürriyet, İnce Memed'in galiba üçüncü romanını tefrika etmişti de Yaşar Kemal'le tanışmıştım. Benim aile ve okul çevremde en çok bilinen yazar, açık ara, Aziz Nesin'di. Hep söylüyorum, seksenli yıllarda, galiba 1983'ten filan itibaren her çıkan yerli romanı okudum, şimdi bunu yapabilmek imkansız, bir kuşak neyi çok okudu, ölçebilmek artık o kadar kolay değil. Takip edilemeyecek ölçüde çok yayın çıkıyor...

Pazartesi, Kasım 20, 2017

Marx Göğe Yükselirken


Kapital Manga’nın ilk bölümünde taşralı bir gencin, baba mesleği peynirciliği, zengin olma hırsıyla, endüstriyel bir üretime dönüştürme süreci anlatılıyordu. Kalfalıktan fabrika sahipliğine geçerken, çevresiyle ilişkileri değişiyor; rekabetçi piyasa koşulları karşısında inandığı değerlerin başkalaşması çeşitli yan hikâyelerle resmediliyordu. Örneğin çocukluk aşkının fahişelik yapmak zorunda kaldığını öğreniyor, gönlünü titreten bir başka kadının yatırımcı ortağı Daniel’in sevgilisi olmasını engelleyemiyordu. Babasıyla arasının bozulması, işçileri her defasında daha ağır koşullarda çalıştırmaktan hazzetmemesi, günbegün bozulan psikolojisinin eşliğinde ‘izleniyordu’. Doğrusu, politik bir hikâyede, hele ki Kapital uyarlamasında ‘hım hım eden bir öğreten adam’ yerine yan hikâyelerin kullanılmasını, soap opera kıvamını ve faş eden erkeklik krizini ilginç bulmuştum.

Bir devamlılık bekliyordum, yanılmışım. İkinci bölüm, yan hikâyeleri tamamlamayan ya da onları bütünüyle unutarak, bu bölüme özgü gerilimler çıkartan bir içerik taşıyor. İkinci bölümü, ‘bize’ bakarak Engels anlatıyor ki bu, Kapital özetinin tahkiyeyi alt etmesi anlamına geliyor. Örneğin kahramanın yaşadığı cinsel ve romantik gerilimler bu bölümde hiç hatırlanmıyor. Kadınlar hikâyeden bütünüyle çıkıyorlar. Mesele, erkekler arasında cereyan eden, ekonomi ve siyasetin konuşulduğu tipik bir Kapital prospektüsüne dönüşüyor. Tipik diyorum çünkü geçmişte ve yakın zamanlarda, Türkçede ya da başka dillerde yayınlanan Kapital uyarlamalarından pek bir farkı yok bu bölümlerin. Haksızlık etmeyeyim, bu kez Japon kırsalından (oysa Britanya’da geçiyordu hikâye) sıralanıyor tenakuzlar. Temel kavram ve yaklaşımlar gündelik hayatın içinden, basitleştirilerek ve mutlaka esprilerle betimlenir hep, yine öyle anlatılıyor. ‘Çocuklar veya halk anlayacak mı?’ gibi bir ebeveyn/öğretmen endişesiyle betimlendikleri için bu bölümleri çizgi roman değil resimli anlatım sayıyorum. Bir başka deyişle, ikinci bölümde uyarlamaya dair sadakat ve ideolojik hassasiyet kurguya galebe çalmış, barizleşmiş, niteliğini baştan ayağa eksiltmiş.

Yine de en azından finalde, sürekliliği olan, tansiyonu yüksek bir bölüm sahnelenmiş. İlk kitaptan tanıdığımız, suya daldırıldıkça ağırlığı artan paçavra gibi, yaşadıkça çaresizliği artan fabrika işçisi Karl, trajik bir cinayete tanık oluyor. Kıyametvari bir mali kriz esnasında, borçları yüzünden batmak üzere olan bir atölye sahibi, kasasındaki paralarla kaçmaya çalışan Banka sahibini bir sokak arasında öldürüyor. Karl, ölenle öldüreni umursamadan, katilden bankaya yatırdığı kadar parayı kendisine vermesini istiyor. Katil de bir sus payı gibi o paranın iki mislini kendisine uzatıyor. Böylelikle erdemli işçimiz, cinayeti görmezden gelerek ve parayı alıp kaçarak en önce dürüstlüğünü kaybediyor. Bu türden çelişkilerin resmedilmesi anlatıyı güçlü kılan nişler. Şaşmaz-sapmaz bir işçi klişesi olmaması gerçekçi. Diğer yandan Marx ve Engels’i göğe yükselen melekler gibi göstermek, endüstri öncesi üretimi ve ailevi dayanışmayı çözüm/kurtuluş yolu saymak gibi oldukça naif, saflığı sırıtan ve kolay zedelenebilecek bir son söz taşıyor kitap. Para kokan, müstehzi ve mağrur Daniel ile kendi kendine yeten, durgun bir yüzle dervişane konuşan Çiftçi/Peynirci Baba dışında herkesin mağlup olduğu bir hayat resmediliyor. Üstelik Marx, bize, kolektif değil açıkça bireyci bir mesaj vererek, kuşkuculuğu ve dirayeti elden bırakmamızı öneriyor. Kuşkuculuğa ve izaha diyeceğim yok ama uyarlama adına itirazlarım var.

Robin’in tehlikeli bir maceradan kurtulup babaevine dönmesiyle taçlanan, geleneği ihyacı bir iade-i itibar Kapital Manga’nın ana çizgisi olunca benim aklıma Marx’tan çok Polanyi geliyor. Ona göre, piyasa güçleri, ekonomiyi geleneksel toplumsal ilişkilerden koparınca insanlar cemiyet, etnik köken, din ya da dışlanmaya direnecek farklı kültürel temelleri esas alan bir dayanışma arayışına girerler. Polanyi, bireysel kazanç güdüsünün insan doğasının temel güdüsü olmadığını düşündüğü için maişetin çok farklı biçimlerde sağlanabileceğine inanır. Karşılıklı saygı temelinde toplumsal ilişkilerin ve medeniyetin değişebileceğini umut eder diyelim. Hal bu olunca, uyarlamayı yapanların her ne kadar Marksist kavramları refere etseler de başka saiklerle bir gelecek tasavvur ettiklerini düşünüyorum. Doğruluğunu hiç tartışmadan yazıyorum, hani Japonlar, geleneklerini yitirmeden modern olmayı başarabildiklerini düşünürler ya, uyarlama sahipleri bu resmi kanıya kendilerini kaptırmış görünüyorlar. Geleneklerimizi korursak, büyüklere olan sevgimizi, mesleğimize olan sadakatimizi yitirmezsek, bize hep çalışarak ve sırtını dönük vaziyette konuşan köylü gibi kapitalist arzulara direnebiliriz buna göre. Kapital söz konusu olunca öyle olmaması gerekiyor elbet. Edip Cansever’in dizesini hatırlatıyor ve yazıyı bitiriyorum: ‘Ben burada bir sıkıntıyım, atımdan iniyorum’.

[Bu yazı daha önce Radikal Kitap'ın 5 Şubat 2010 tarihli sayısında yer almıştı.]

Cuma, Kasım 17, 2017

Otuz İki Kısım Tekmili Birden


2001 Pulitzer ödüllü, kurgusuyla beğeni toplayan, ilgiyle konuşulan, son yirmi yılın en iyileri arasında gösterilen bir roman Kavalier ve Clay’in Akıl Almaz Maceraları. Amerika’da çizgi romanın Altın Çağı sayılan otuzlu yılların sonunda başlıyor hikâyesi. Çizgi romanların gazetelerdeki bant biçiminden farklılaşarak kendi yayın mecralarını geliştirdikleri, yüzbinler satan envai çeşit derginin çıktığı günlerde başlıyor da diyebilirdim. Bizde “otuz iki kısım tekmili birden” diye anılan seriyal filmlerinin, ucuz fiyatlı macera kitaplarının çoğaldığı, çizgi romanlara henüz sinema romanı denildiği günler veya…

Kitabın yazarı Michael Chabon, sinematografik denilebilecek seyirli üslubuyla, iki genç Yahudi kahramanının, birlikte hazırladıkları bir çizgi romanla, endüstriye nasıl dâhil olduklarını resmediyor. Gençlerin büyüme hikâyeleri olarak da okunabilir roman. Amerikan popüler kültürünün ve bu mecrada etkin Yahudi sanatçı ve yatırımcıların hayatını da “izliyoruz” arkaplanda. Hırslarını, değişimlerini, çaresizliklerini… Belgeselci bir dili var yazarın, gerçekle romanın hayali evrenini inandırıcı bir biçimde harmanlıyor. Oyunbazlığı yok değil, lakin bunu ciddi bir malumatfuruşlukla yaptığından anlatılan olaylar, zikredilen sanatçılar ne kadar gerçek ne kadar değil belirsizleşiyor. Araya dipnotlar atıyor ya da anlatının içinde bir yandan konusuna hâkimiyetini gösterir diğer yandan ‘size tarih anlatıyorum’ diyen nitelik ve rahatlıkla açıklamalar yapıyor: ‘New Yorklu Almanların çoğunun Hitler’e ve Nazilere şiddetle karşı olduklarını söylemekte yarar var’ (s.225). Böylesi açıklamalar ve bazen yarım asır zaman atlayarak röportajlara, müzayedelere, koleksiyonculara yapılan atıflar romanın esaslı bir damarını oluşturuyor. Benim gibi çizgi roman meraklıları için kitap, gerçek ile (çizgi romanın) tarih(i) ne kadar ve nerelerde örtüşüyor meselesiyle bir arada ilerliyor. Kimi kastetmiş, kimden esinlenmiş veya gerçekten öyle mi olmuş diye mutlaka düşünüyorsunuz. Ortalama bir Amerikan vatandaşı içinse çizgi romanlar genel kültürlerinin ve geçmişlerinin sacayaklarını oluşturan sanat ve eğlence ürünleri. Onlar için roman, ayrıca nostaljik bir anlam taşıyor, kitabın gördüğü ilginin nedenlerini biraz da buralarda aramak gerek. 20.yüzyılda popüler kültür, tüm dünyada ya Amerikalıydı ya da yereldi diyorsak eğer Amerikanlaşmayı pekiştiren ve var edenleri, Hollywood ve çizgi romanları yadetmek durumundayız.

1938-1950 yılları arasında başta Süpermen ve Batman olmak üzere, eksantrik, tuhaf, eğlenceli ve ‘beş paraya’ pek çok süper kahraman dergisi yayınlandı. Romana adlarını veren Kavalier ve Clay, o günlerin miladında, herkesin yeni bir Süpermen tasarladığı bir aralıkta piyasaya giriyorlar. Nazilerden kaçan, aklı fikri ailesini Avrupa’dan kurtarmak olan ve o güne değin çizgi roman okumamış, sıra dışı bir yeteneğe sahip Kavalier projenin asıl yürütücüsü oluyor. Ortağı ve kuzeni Clay ise geçirdiği çocuk felci nedeniyle fiziken zayıf, buna karşın akıllı, konuşkan, plan ve pazarlamayı yapan bir tasarımcı-senarist konumunda. Böyle bir birliktelik, insana Süpermen’in yaratıcılarını, bir başka Yahudi ikiliyi Siegel-Shuster’i hatırlatıyor. Chabon, biri yazar diğeri çizer-kara kalemci (penciller) ikili benzerliğini bilerek kullanmış, Siegel-Shuster’in isim olarak kitapta yer aldığını belirtelim. Amerikan çizgi roman endüstrisinde yer alan diğer Yahudi üreticilerden de (Kirby, Kane, Eisner, Lee vd) faydalanılmış; Kavalier karakteri, Çek göçmeni olması nedeniyle Steve Ditko’yu ve altmışlı yılların yıldız çizeri Jim Steranko’yu andırıyor örneğin. Yarattıkları çizgi roman kahramanının (Kurtarıcı olarak Türkçeye çevrilmişse de!) Escapist olan ismi, özel yan anlamlar içerdiği için öylesine tercih edilmemiş. Kavalier de tıpkı Steranko gibi hem çok güçlü bir çizer hem de Steranko ve Harry Houdini gibi kelepçe, zincir ve iplerden, kilitli sandıklardan kurtulmayı başarabilen bir gösteri sanatçısı. Escapist, Escapology-Escape artist adlandırmalarından geliyor, şüphesiz ki “kaçış sanatı olarak çizgi roman” ya da “Nazilerden kaçan Yahudiler”i de aklımıza getirmeden geçemiyoruz. Eğlenceli göndermelere devam: Siegel-Shuster, Süpermen’i yaratırken Douglas Fairbanks ve onun Clark Kent alter egosu olarak Harold Lloyd’u temel almışlardır (her ikisi de yine Yahudi’dir), Kavalier ve Clay, bu ikiliyi her bakımdan hatırlatıyorlar. Will Eisner’ın aynı dönemi ve çizgi roman dünyasını anlatan otobiyografik grafik romanı The Dreamer’daki (1986) adlandırmalarıyla Bill Eyron-Jimmy Samson’u dahi andırıyorlar kimi zaman.

Chabon, ikilinin arasına gerilimi artırması beklenen bir kadın da katmakla birlikte başka türden bir ayrım istiflemiş. Clay’in eşcinsel olması, cinsel tercihlerini gizlemek zorunda kalması, ikircimli halleri, korkusunu bastırmak için evlenmesi, üstelik bu evliliği Kavalier’den hamile kalan ‘o’ kadınla yapması, dostluk, tutku ve aşk bağlamını derinleştiriyor. İroni dediğim ise şu: ellili yılların ortasından itibaren çizgi roman karşıtı gelişmeler yaşandı Amerika’da. Çizgi romanların çocukları şiddet eğilimi gibi psikolojik arazlara teşvik ettiği düşünülüyordu. Wertham’ın “Seduction of the Innocent” (Masumluğun İğfali) adlı kitabıyla gelişen, 1954 yılında tartışmaları Senato'ya taşıyan Estes Kefauver'in adıyla anılan (televizyonlardan yayınlanan) soruşturmalar başladı. Chabon, romanı tam bu dönemde bitirirken Clay’in eşcinselliğiyle ilgili bir göndermede bulunmuş. Wertham, süper kahraman çizgi romanlarının (kendi ifadesiyle) homo-erotik eğilimler (Batman ve Robin'i kastederek), gayri ahlâkî, kösnül bir cinsellik içerdiğini iddia ediyordu. Clay, romandaki sorgusu sırasında, süper kahramanların yanındaki çocukların (örneğin Robin’in), çocuk okurlar yüzünden yer aldığını, çocukların çocuklar hakkında yazılmış hikâyeleri okumaktan zevk aldığını söylese de bu kademsiz ve linççi iklimden kurtulamıyor. Mesele dönüp dolaşıp kendi eşcinselliğine ve etraflı iç hesaplaşmasına çörekleniyor. Eşcinsellik bağlamında sahici bir kurbana dönüşüyor Clay. Buna rağmen, finalde yazar, biraz haşmetli, bir o kadar da naif ve mutlu sonları seven çizgi romanlara selam durmayı ihmal etmemiş.

Kavalier ve Clay’in Akıl Almaz Maceraları zekice yazılmış bir roman. Chabon’un sinemaya uyarlanan popüler romanları var ama Türkiye’de yayın olarak düşünülmemesi ilginç. Bu arada romanın Türkçesinde orijinal isimler bazen çevrilmiş, bazen aynen bırakılmış, nedeni belirsiz. En önemlisi yazarın orijinalindeki son notunun kitaba dâhil edilmemiş olması. Diğer yandan kolay okunuyor, bunda çevirinin payı büyük.

Son not: Romandaki Escapist, Dark Horse yayınevi tarafından çizgi roman dizisi olarak yayınlandı-roman gerçek oldu ve Amerika’da yaşayan Kutlukhan Perker çizer olarak kadroda yer aldı.

[Yazı, ilk kez Radikal Kitap'ın  25 Haziran 2010 tarihli sayısında yer aldı.]

Perşembe, Kasım 16, 2017

2017'nın En İlgi Çekici Romanları


Her sene olduğu gibi, İdefix'ten yine sordular, yine oflaya puflaya bir liste çıkardım. Meraklsı için  uyarayım, benden kaynaklanan iki nedenle eksik bir liste bu. Birincisi, bu tür listelemelerde çalıştığım yayınevinden, İletişim'den kitap almıyorum. İkincisi, Türkçe edebiyat editörlüğü yaptığım için Türkçe edebiyatla ilgili bir seçim yapmıyorum. 

Ian McEwan- Fındık Kabuğu- YKY
Jean-Louis Fournier- Kuzeyli Annem –YKY
Zaven Biberyan- Meteliksiz Aşıklar - Aras
Ursula K.Le Guin- Anlatış- İthaki
Isabel Allende-Japon Sevgili- Can
Margaret Atwood - Cadı Tohumu- Doğan Kitap
William Maxwell- Hadi Yarın Görüşürüz- Jaguar
Tanizaki-Bir Kedi, Bir Adam, İki Kadın- Jaguar
Eduardo Galeano-Hikaye Avcısı- Sel
Paul Auster -4 3 2 1 - Can

İlgilisi için 2016 listesi  şurada
Daha da merak ediyorsanız 2015 listesi de şurada

Çarşamba, Kasım 15, 2017

Çizgilere Derkenar 7


Serteller ve Tan ile ilgili bir Cemal Nadir karikatürü. Tan gazetesi, özellikle son büyük savaş sırasında demokrasi taraftarlığı yapmış, memleket tarihinde sıklıkla tekrarlandığı üzre komünist olarak yaftalanmıştır. Karikatür, Akbaba’da çıkmış, her devrin adamı olan Yusuf Ziya Ortaç’ın dergisinde. Espri ona ait olabilir ama altında Cemal Nadir'in imzası var. Cemal Nadir’in solcu karşıtlığı, anti-komünistliği nedense pek hatırlanmıyor. CHP’li Cemal Nadir ile DP’li Ramiz Gökçe’nin solcular karşısında tek bir farkı yok halbuki.  Laf uzamasın, Tan gazetesinin devlet eliyle linççi bir kalabalık tarafından tahrip edildiği, çıkamaz hale getirildiği, yerle bir edilmesine karşın “halkı tahrik ettiği” iddiasıyla karşı davalar açıldığı bir süreçteyiz.  Bu karikatür o süreçte çıkmış, taraf olmuş. Şu veya bu nedenle, Cemal Nadir, Babıali'de esen linçci rüzgara kapılanlardan biri olmuş...

Zekeriya Sertel soruyor, "Nereye gidiyoruz Sabiha?", cevap "altımdaki ata sor"... atın kuyruğunu tutmaya çalışan ise cimriliği ile tanınan gazete ortaklarından Halil Lütfi Dördüncü... Kızıl at, nereye götürürse oraya gidebilirler ancak... Kendi tavır ve düşünceleri olabilir mi ki...

Atın cinsiyetine dikkat edin diyerek lafı bağlıyorum.


1959 yılında Demokrat Partinin basın üzerinde sansürü artmış, kimi gazeteler boş sütunlarla çıkıyorlar. Karşılıklı bir inatlaşma yaşanıyor, kimilerinin bu boş sütunlarla gururlandıkları da görülüyor. O dönemde Altan Erbulak yukarıdaki karikatürü çiziyor. Alt yazı-lejand ne kadar okunuyor bilemediğim için aktarayım, karikatürist yazı işlerine gidip önceden hazırladığı karikatürlerini veriyor ve “Al Şef! Ben seyahate çıkıyorum. 10 tane zamma, 7 tane pahalılığa, 9 tane et davasına ait karikatür yaptım, gün aşırı kullanırsınız” diyor.

Karikatürün o günlerde yaşanan hava ile bir ilgisi olup olmadığını düşünüyor insan ister istemez. Erbulak, birinci sayfa karikatürleri çizse de aslında siyasetle sınırlı ilgisi olan karikatürcülerden. Gündemle doğrudan ilişkisi yok desem ona haksızlık etmiş olmam, Erbulak biraz mesleki bir bıkkınlıkla, çokça da hayatın değişmezliğine ilişkin bir eleştiri yapıyor karikatürde. Gündelik gazetelerdeki siyasi karikatürün ister istemez tekrara dayandığını da vurguluyor.


Saçma ama neden olmasın? Sanırım Fellini söylemişti, “fikir güzelse mantığı pencereden dışarı atarım”. Yukarıdaki kapağı ilk gördüğümde ister istemez gülümsemiştim, “yok artık” mealinde. Sonra “Kazanın doğurduğuna inanıyorsun da…” misali Süpermen’in uçtuğuna inanıyorsun da şu gözüpek pilotun süratle giden uçakta, tek elle tutunup geriye, kendisine kurşun yağdıran düşman uçağına altıpatlarla saydırmasına niye inanmıyorsun dedim. Her hikâye bir dünya inşa eder ve biz “mimarın” maharetine bağlanarak seyreyleriz. Güzelse eğer mantığı çöpe attığımızı fark etmeyiz bile.

İçinde doğup büyüdüğümüz kültürel aura, kanarak sevdiğimiz popüler hikâyeler ve mevcut anlatım biçimleri saçmaya ya da inandırıcı olmayana dair kodları belirler. Luke Skywalker, ata biner gibi kullandığı uzay aracının üzerinde benzer bir gösteri yapabilir ama biz bu pilota bakarken “hadi canım” diyerek burun kıvırabiliriz. Çünkü o uçak eskimiştir, bugünün popüler belirleyicilerine ve hayatımıza denk düşmez. “Gerçeğin” kodları herneyse onu çağırırız hemen.


Barry Gifford, David Lynch’in Wild at Heart (Vahşi Duygular) filmiyle popüler olan bir romancı. Lynch ile sonraları da çalışan Gifford radikal Amerikan edebiyatının bilinen isimlerinden. Ayrıca sinemaya da uyarlanan Perdita Durango, Wild at Heart filminde Isabella Rosselini’nin canlandırdığı yan tiplemelerden biriydi. Perdita Durango’nun Wild at Heart, True Romance ya da Natural Born Killers gibi popüler filmlerin suçlu Romeo-Juliet’lerine benzer bir hikâyesi var. Hollywood gibi anaakım bir mecra dışında hikâyeleştirildiği için daha sert ve marjinal bir içeriğe sahip. Perdita Durango hemen her şeyi yapabilecek ölçüde tehlikeli bir kadın, yoluna çıkan erkekleri harcamak da üstüne yok. Üstelik çok da hak verilebilir bir geçmiş hikâyesi yok. Kısa süreli sevgilileri oluyor, hikâyede karşılaştığı her erkeğe seks öneriyor örneğin. Belli amacı olan seri katillerden sayılamaz. Amerikan ahlakından ve Ortodoks alışkanlıklardan rahatsızlık duyduğunu açıkça söylüyor ama yaptıklarını bir rövanşizm olarak görmek abartılı olur. Perdita Durango, günü yaşayan bir suçlu. Ona sempati duymamızı gerektirecek bir tutarlılık taşımıyor. Siyah bir erkekle birlikte olduğu için kabilesi tarafından öldürülen Kızılderili kız hikâyesini duyduğunda hemen gidip bir Kızılderili erkeği önce baştan çıkarıyor sonra kafasını kesiyor. Duyduklarının doğru olup olmamasından çok onun o an için hissettikleri önemli.

Scott Gillis memleket okurunun alışkın olmadığı çizgilere sahip. Bob Callahan’ın yan hikâyelerle gelişen senaryosunu güçlendiren kareleri var. Anlatılan hikâyeyi imleyen (derinleştiren) imgeler kullanıyor. Çizgisindeki farklılık çiniyi kullanma biçiminde. Deseninden çok çinisi dikkat çekiyor. Geçmişi hatırlatan “fotoğraflar”, halüsinasyon ve rüya illüstrasyonlarıyla uğraştığı çalışmanın bütününden anlaşılıyor. Gillis, “ya sev ya terk et” türü çizerlerden; soğuk, mesafeli, kendini okurdan uzak tutan üreticilerden. Perdita Durango, Türkçede yayınlanan ilk grafik romanlardan. Az bulunur olması, okunmasını şart koşuyor.
Related Posts with Thumbnails