Pazar, Eylül 24, 2017

Bir Temaşa Olarak Gurur


Hepimiz birbirimize hikayeler anlatıyoruz. Çocukluğumuzu, çektiklerimizi, yaşadıklarımızı sıralıyoruz. İster istemez kendimizi, çevremizi, şehrimizi, ait olduğumuz memleketi bir şeyle niteliyoruz. İyi ve kötü ekseninde kendimize ve diğerlerine karakter özellikleri atfediyoruz. Doğru mu bunlar? Bu kadar çok hikaye olunca bu kadar doğru olmayacağı aşikardır.

Şöyle düşünün, dünyanın bütün kültürleri, bütün milletleri kendilerini diğerlerinden üstün görürler. Bu da doğru değil tabii bu ama eğitim sistemleri bunun üzerine kuruludur. İnsanlar büyürken ve öğrenirken "bir milli gurur" ekseninde dönüştürülür. Irkımızdan, devletimizden, tarihimizden gurur duymamız beklenir.

Gurur, büyüklenme hissi, benliğinle övünme demek... Sırf bu nedenle gurur, tevazuyla karşı karşıya getirilir. Örneğin sahte bir tevazu derken onun altına gizlenen kibirden söz edilir. Gurur, olumludur, kibirse olumsuz. Etnik kökenimizi gururla, karşıtımız olan etnisiteleri kibirle adlandırırız.  Biz hakedilmiş bir gururla, onlar yersiz ve zararlı bir kibirle varlardır. Tuttuğumuz takımlar, yaşadığımız şehirler, bitirdiğimiz okullar, çalıştığımız kurumlar, inandığımız ideolojiler ve dinler... Say say bitmez.

Bence, gurur, insanın en büyük gösterisi. Bu kadar poz, bu kadar palavra, bu kadar çok adamlık edebiyatı, gurur ihyasından başka bir şeye yaramıyor. En çok tartıştığımız şey, gururun sahiciliği ya da gerçek dışılığı. Hem inanmıyor, hem de sürekli inandırmaya çalışıyoruz. "Kimsin sen?" derken gurur tokuşturuyoruz.

"Gurursuz" diye ilgi çekici bir hakaret var. Herhalde cennetten kovulan Adem'le başlamıştır gurursuzluk. Bu kadar gösterisi olduğuna göre o kadar eski ve ezeli olmalı...

Dario Fo, bir temaşa olarak gururun nafileliğine işaret etmek için söylemiş, "gırtlağımıza kadar boka battığımız için başımızı dik tutuyoruz," demişti.

Cuma, Eylül 22, 2017

Araplar


İstanbul seyahatimde Beyoğlu-Taksim civarındaydım hep. Manzara şöyleydi: şehre turist gelmeyince,  esnaf Araplara çalışır olmuş, bütün oteller onlarla dolmuş, vitrinlere Arapça yazılar asılmış. Çevrede Arapça bağıran çığırtkanlar zuhur etmiş, her şey onların beğenisine göre ayarlanmış. Anlaşılan o ki, bitti-bitiyor denilen Beyoğlu, can havliyle Arapça konuşmaya karar vermiş.

Benim için komik bir ayrıntı oldu, hava sıcaktı, peynir gibiyim, kafada da saç yok, bir kasket alayım dedim, nereye baksam deri kasket vardı. Bu sıcakta deri şapka mı takılır, kurtlanırız dedim, meğer Araplar, öylesini istiyormuş.

Araplarla aramızda epey benzerlikle var ama biz yüzümüzü yüzyıllardır Avrupa'ya dönmüşüz, sadece bu bakımdan bile dünya kadar kültürel farklılığımız var, üstelik zaten ülke gergin, Araplar da tarafların biriyle özdeştirliyor...Ankara'ya dönerken yanımda bir kadın vardı, Antepliymiş, Hatay'da çalışıyormuş, bir sınava gelmiş filan... Hatay'dan kurtulamazsa ölürmüş şu bu... O anlattı, ben dinledim. Sonra nerden çıktı bilmiyorum, Arapların ülkeyi "mafettiğini" filan söylemeye başladı.

Yanlış olmasın, Einstein galiba, başarılı olursam Almanlar beni Alman , Fransızlar da dünya vatandaşı sayar demişti. Ama yok başarısız olursam, Fransızlar beni Alman sayar, Almanlar da Yahudi...

İşler iyi giderken, dükkanlara, evlere, ceplere para girerken ırkçılık, ayrımcılık hep ötelenir... O iş tavsarsa, durursa, akmaz damlamaz olursa bütün göçmenler, bütün yabancılar günah keçisi olup çıkarlar, manen ve madden tartaklanırlar. Az bile yazdım bu kısmı.

Beyoğlu, hiç görmediğim kadar seyrekti, o insan seli azalmış, dükkanlar boşalmıştı. Araplar, Beyoğlu'nda para harcıyorlar ama bana seviliyorlar gibi gelmedi.

Arap kalabalığına şaşırdığım için abartıyor olabilirim diyerek kendimi uyarıyorum. Ben yanılıyor olmaya razıyım.

Not: Fotoğrafı, İHA'nın Arap Turistlerle ilgili bir haberinden aldım.

Perşembe, Eylül 21, 2017

Hatıra


İstanbul hatırası diyelim. Muhalefet Defteri kitabımız ile ilgili YKY'de bir söyleşi yaptık. Etkinlik öncesi Yekta (Kopan) ve Bağış (Erten) ile selfi "çekindik"



Related Posts with Thumbnails